29 Temmuz 2013 Pazartesi

SİVİL DARBE

Yasalar fakiri ezer
ve zenginler ise
yasaları yönetir.”
(Oliver Goldsmith.)


YAŞAR KİRAZ/KONYA


SİVİL DARBE
Kabul görmüş anlamda,cumhuriye’tin en ideal şeklini;çok partili bir siyasi hayata,genel seçimlerle işbaşına gelmiş ve bu seçilen kişilerin çıkardığı kanunlarla idare edilen,tarafsız ve hiçbir zümreye imtiyaz tanımayan bir idareye sahip,özgür ve demokratik bir devlet şeklinde telakki ederler.
Siyasi bir rejim olarak cumhuriyet halka dayanan,gücünü halktan alan bir devlet şeklini ifade eder.Dolayısıyla iktidarın millete ait olduğu bir sistemdir.Bu sebeple cumhuriyet’te egemenlik bir kişi veya zümreye değil,toplumun bütün kesimlerine aittir.Bu anlamda, başta Başbakan olmak üzere,devletin temel organlarında görev yapan kişilerin seçimle işbaşına geldikleri,bunların belirlenmesinde veraset sisteminin kesinlikle rol oynamadığı bir hükümet modelini benimser.
Kısaca Cumhuriyet;Devletin,egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet biçimi ve modelidir.
AKP TÜRKİYE’Sİ:
TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri),Türkiye’nin kuruluşundan beri devam eden bir kurumdu.Her zaman toplumu ve devleti biçimlendirip yönlendiren bir kurumdu hemde.Ama şimdilerde roller değişti,şimdi AKP ordunun yerine militaristleşti.Toplumu biçimlendirip yönlendiren artık sivil iradedir.Şu aralar ülke’nin sivil vesayete doğru bir kaymanın olduğunu dillendirenler var,ama ben Türkiye’nin “askeri vesayetten kurtulup sivil vesayete girdiğini”düşünüyorum. AKP kendi derin devletini biçimlendiriyor.
sivil vesayet derinleşerek güçleniyor.Hatta Başbakan Erdoğan’ın “Otokrat”bir yapıya girdiğini de iddia edenlerden biri de benim.Her yerde “Ben demokratım ve hatta demokrasinin havarisiyim”derken,eleştirilince kişileri demokrasi düşmanı ilan etmesi bunun bir örneğidir.AKP’nin ideolojik ve zihinsel yapısının demokrasi ile bağdaşmadığını ve son seçimlerden sonra iyice arttığını düşünenlerden biriyim. 
Ak’la şu soru gelebilir,gelmelidir de,AKP’ye oy veren yada oy verecek olan vatandaşlarımız “sivil darbe”yi istemiş mi oluyor.?Ben milletin bir şey istediğini sanmıyorum.Birkaç yüz kelimelik Türkçe bilgisi ve süper düşük tahsil profili ile insan kaynaklarımız çok zayıf durumda.Dolayısı ile en büyük darbeyi AKP seçmeni yapmıştır gibi görünse de kısmen doğrudur.Bu konumdaki insanlar muhakeme yapamaz.Ancak hurafe ve biat kültürüne teslim olur.Bu pozisyondaki insanlar çoğalıp genel nüfus içinde baskın bir hale geldiklerinde sistem ve ülke biter.Biz şimdi bu aşamadayız.Cehaletle alnımızdan vuruluyoruz.Kusura bakmayın ama buna körü körüne biat denir.
(Oy verenler;duygularımız AKP tarafından istismar edildi veya hislerimize hayasızca vuruldu deme hakları yoktur.O zaman birileri çıkar,Bulgur,kömür,makarna kavramlarını ortaya sürer,his ve haya kutsalları değer kaybeder)
***
Bir ülke’yi vesayet altında bulundurmanın belli başlı temel öğeleri vardır.
1-Orduyu denetim altında tutma.
2-Yargıyı siyasallaştırma.
3-Anayasa.
4-Medya.
Bu dört maddeyi okuyan yalan diyemez.Orduyu denetim altında tutmanın getirisi “Askeri vesayet”ten kurtulursun.Yargıyı siyasallaştırmanın getirisi ise,paha biçilemez.(HSYK,Sayıştay,Danıştay,Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’ne ait çıkarılan kanunlara bakınız ve inceleyiniz)Çünkü alınacak her karar,çıkarılacak her kanun,satılacak/özelleştirilecek her kurum için gereklidir yargı.Anayasa için ise söylenecek tek şey,bekliyoruz.(muhtemelen kendi Anayasa’nı hazırlıyor).Medya ise bir ülkede,hükümetlerin ve  en önemli kozu’dur.İktidara getiren’de,gönderen de medyadır.Ülke’deki medya AKP tekelindedir.
AKP kendi krallığını kurdu.
80 yılda devletin kurduğu KİT’ler,AKP iktidarı döneminde yerli ve yabancı sermayeye satıldı 10 yıldaki 41 milyar dolarlık özelleştirme aynı dönemdeki 171 milyar dolarlık bütçe açığının yüzde 23’ünü karşılayabildi Türkiye son on yılda 171 milyar dolarlık bütçe açığı verirken, 2003-2012 döneminde son köprü ve otoyollarda dahil 41 milyar dolarlık  özelleştirme yaptı.AKP  dönemindeki 41 milyar dolarlık bu özelleştirme 171 milyar dolarlık  bütçe açığının % 23’ünü karşılayabildi.1985 yılında Özal’ın Başbakanlığı döneminde başlatılan ancak, kamuoyunun tepkileri karşısında özelleştirilemeyen KİT’ler, son 10 yıldaki AKP iktidarı döneminde eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın tabiriyle “babalar gibi satıldı”

Cumhuriyetin kurulmasından itibaren genç Türkiye  Cumhuriyeti’ndeki sermaye yetersizliği nedeniyle, devlet eliyle kurulan hemen her sektördeki bir çok tesis,85 yılına kadar Türk milletinin hem üretim, hem istihdam açısından adeta belkemiği oldu.1980 24 ocak kararlarından sonra dışa açılan Türkiye ekonomisi, 83’de ANAP’ın iktidara gelmesiyle birlikte piyasa ekonomisine geçebilmek için Türk parasının Kıymeti’ni Koruma Kanunu’nun kaldırılmasından,KİT’lerin özelleştirilmesi kanununa kadar bir çok değişikliğe gitti.85 yılında bazı küçük kuruluşların satışıyla başlayan özelleştirme,kamuoyunun direnciyle karşılaşınca ANAP döneminde özellikle  Türk Telekom,PETKİM,TÜPRAŞ gibi stratejik KİT’lere dokunulamadı..Özelleştirmeye karşı aynı direnç 90’lı yıllarda da devam etti. 2001 krizinden sonra iktidara gelen AKP ise,stratejik limanlardan,petrokimya tesislerine,elektrik üretim ve dağıtım tesislerine,hatta,bir çok gelişmiş ülke’nin bile stratejik olduğu için özelleştirmediği Telekom’a kadar sattı.Şimdi aynı senaryo TPAO için yapılıyor..
Sonuç olarak;
AKP keseri sürekli kendine doğru yonttuğunun vurgulanması gerektiğini düşünüyorum.AKP’nin anayasa değişikliği önerilerine üstünkörü bir bakış dahi, “çoğunluğun mutlak hâkimiyetine” dayanan bir zihniyetle hukuk sistemini ele geçirme niyeti ve çabasını görüyoruz.Adaletsiz bir ülkede Anayasa yapsanız no’lur.Rastgele maddeler eklenmesini de manidar buluyorum.AKP kendi anayasasını hazırlıyor.AKP’nin Cumhuriyet ve Demokrasi ile işi yok,ilgilenmiyor da.
Hükümetin,hiç gündemde olmadığı halde,İç Hizmet Kanunu'ndaki 35. Maddeyi değiştirip,orduyu cumhuriyeti değil,vatanı savunan bir kuvvet olarak tanımlaması sizce tesadüf mü?
Daha;Petrol yasası,Bor,Enerji,Ulaşım(Otoyollar,Havalimanları vs.),Sağlık,Milli Eğitim,2B Arazileri,Ard arda çıkarılan torba yasaların ulufe gibi nasıl dağıtıldığı,Çözüm süreci,Yargı kararları,Orman kararları,TOKİ,Darphane skandalları,AKP’li Belediyelerin fütursuz harcamaları vs.makalenin kısa olması sebebi uzatmıyorum.
AKP den kurtulmanın yolu,1071 ruhunda saklı.Yoksa anamız ağlamaya devam edecektir.
“Sultan Alparslan'ın kayınpederi ölür,ordu sefer hazırlıklarındadır.Cenaze merasimi yapılır.Artık sefere çıkma vakti gelmiştir.Fakat sultan keyifsizdir.
Selcen hatun (Eşi) Alparslan'a der ki ;
"”Babamızı gömdük ama davamızı gömmedik.Ordunun başına geç,Tuğları kaldır,Orduyu yürüt."”(!)
Saygı ve hürmetlerimle…Yaşar KİRAZ


Not:www.turansesi.com adresi kullanılarak,paylaşılabilir.

DEVLET YÖNETİMİ

DEVLET YÖNETİMİ VE HEZEYAN/MAKALE

   Belli bir kara parçası,toprak üzerinde teşkilat kurmuş insan topluluğuna denir devlet.Bir siyasi varlıktan da söz edebiliriz.Zaman içerisinde bu devletin siyasi,coğrafi,örfi,din,dil vs.gibi elzem sistemleri oluşur ve devleti tamamlar.Bir devletin ezelden ebede yolculuğunda iki şey çok önemlidir,nüfus ve idare.
   Bu makaledeki konumuz İDARE…!!!
   Devlet  yönetimlerinde belli başlı bilinen 4 büyük sistem vardır.Bunlar.
1-Demokrasi
2-Oligarşi
3-Monarşi
4-Teokrasi
   Bizim konumuz Demokrasi,yani “TÜRKİYE CUMHURİYETİ”devletinin sistemi.

   Eski TÜRK’lerde,yada İSLAMİYET öncesi TÜRK’lerde devlet yönetimi,daha çok oba,kabile yada federasyon biçiminde örgütlenmelerdi.İlk profesyonel Devlet anlayışı,ve teşkilatlanma Asya Hun devletinde Mete Han zamanında başlar ki,ilk sosyal devlet politikalarının temelinin atıldığı dönemdir. Türk’lerin teşkilatçı olmaları çok devlet kurmalarının sebebi Bağımsızlık duygusu ve özgür yaşamdır.Bu hiçbir millette olmayan bir fıtrattır. Dünyayı hakimiyeti altına alarak, insanları adaletle ve barış içinde yaşatma ülküsü yüzyıllardır Türk’lerin en önemli siyaseti olmuştur.Bu ülküye “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” denilir.Yüzyıllardır Hanlar,Hakanlar,Kağanlar,Hükümdarlar,Yagbular,Beyler,Alperenler,Dervişler vs.hep bu siyaseti kendilerine şiar edinmişler ve uygulamışlardır. Mete hanın politikası”Devlet,halk ve hakimiyettir”Halk varsa,devlet vardır siyaseti izlemişlerdir.İnadığı davanın ölüm bile olsa taviz vermemişlerdir. Çi-çi Yagbu ne diyor bakın“Boyun eğmeyeceğiz. Çünkü bu, şan ve şerefle yaşamış olan ecdadımıza karşı büyük bir ihanet olur. Atalarımız, bizlere geniş ülkelerle birlikte hürriyet ve istiklâli de emanet ettiler. Savaşçı ve süvari hayatımız sayesinde yabancıları titreten bir millet olduk. Korumakla vazifeli bulunduğumuz bütün bu emanetleri, adi bir ömür uğruna fedâ edemeyiz. Hepimizin bildiği gibi savaşta erlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şanı yaşayacak. Çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaktır”. Burada idarecilik örneği veriyor.Şimdilerde hangi lider bunun gibi söylem yapabilir.Büyük Komutan ve liderler böyle olur.İslam sonrası devlet yönetimleri daha da değişmiş “İSLAM”i bir hal almıştır.Karluk Türk’leri ile devam edip ilk İslam devleti olan karahanlılar dönemi TÜRK-İSLAM devletlerinde çığır açmıştır.Selçuklu ve Osmanlılarda İslam dini yönetim modelleri olmasına rağmen,ortaasya kültürü ve ruhu her daim etkili olmuştur.Devleti genişletmek ve geliştirmek,halkın refah ve mutluluğunu sağlamak,ülkede adaleti sağlamak sosyal bir devlet yaratmak hükümdarların en önemli görevleri arasında idi.Pek tabi ki bir idarecinin yapması gerekenler. Her ne kadar Osmanlı Devleti merkeziyetçi ve mutlak otoriteye dayalı bir yönetim anlayışı ile yönetiliyor olmasına rağmen,”Devlet,Halk ve hakimiyet”üçlemesi burada da geçerli idi. 
   Yavuz Sultan Selim Han,dönemine kadar Mutlak Monarşi ile yönetilen Osmanlı bu dönemde Halifeliğin Osmanlıya geçmesi ile Monarşi/Teokrasi yönetim biçiminde bile idarede bir şey kaybetmemiştir.Cumhuriyet Türkiyesinde ise son 50 yıldır maalesef idare ve yönetim zaafa uğramış,dejenere olmuş,silik ve aciz yönetim tarzı vardır.Burada yönetim şekilleri ile alakalı basit yorumlar yaparken şunu demek istiyorum “Bir liderin halkını ve ve tabii olduğu devleti değişime sürükleyebilmesi için önce kendisinin dönüşmek zorunda olduğu,ve değişmek zorunda olduğu”dur. Yüksek başarıya ulaşmanın sırrını, başkalarının beklentilerini karşılamak yerine, insanın kendi sezgilerini dinlemesi olarak tanımlıyorum.Lider ve idareci,öncüdür, önderdir, kaptandır,Tren katarında lokomotif,gemide kaptan,O vagon ve römork değildir,örs ve ortadaki malzeme değildir,çekiçtir.Bakışları yenileyen, hedefleri belirten,ufuk tazeleyen,ilham veren heyecan katan motivatör bilge insandır.Halkına ve kitlere yön verip,yol gösterirken önde gidendir.Fırsatları faydaya dönüştürmede icraatçıdır,uzmandır.Arzulanan sonuçlara ulaşmada başlangıçları iyi belirleyendir.O sonuçları tartışmaz,başlangıçları belirler.Yaşadığımız yüzyılda böyle bir lider bulamadık.
Günümüze uyarlarsak lider;

*Vizyon sahibi olmalı.
*Tutkulu ve fedakar olmalı.
*İnançlı, kararlı ve tutarlı olmalı.
*Örnek teşkil etmeli
*Güvenmesi/Takipçilerine güvenmesi.
*Güvenilir olması / Takipçilerinin güvenini kazanmış olmalı.
*Motive etmeli.
*Beklentileri vizyonla bütünleştirmeli.
*İlham vermeli.
*Gelişim odaklı olmalı.
*Adalet duygusunun olmalı.
*Mütevazı olmalı.
*İyi bir dinleyici olmalı.
*Açık iletişim kurmalı.
*İnsanlara karşı duyarlı olmalı.
*Durumlara karşı duyarlı olmalı.
*Yenilikçi olmalı.
*Hızlı ve etkin karar vermeli.
*Esnek olmalı.
*Hız (zamanı etkin kullanmalı).
*Sinerjik takım kurabilmeli.
*Bilgi sahibi olmalı.

   Başarısız ve kötü diye nitelendirilebilen lider,siyasetçi ve politik liderlerin özellikleri şöyle sıralamak mümkün;
*Dürüst olmayan yollarla koltuğu, otoriteyi ele geçirmek,biz buna sahte liderkikte diyebiliriz.
 *Koltuğa yapışıp yıllarca otoriteye sahip çıkmak,
 *Güç gösterisine, güç sendromuna (güç belirgisine) kapılmak,
 *En iyileri seçmek yerine, yalakalara boyun eğmek,
 *Adil davranmaktan uzaklaşarak baskıcı yollara başvurmak,
 *Her konuda her şeyi bildiğine ve hata yapmayacağına inanmak,
 *Eğitilmiş, hazırlıklı olmayı savsaklamak,
 *Kamu kaynaklarını savurganca kullanılmak,
 *Dürüst ve açık iletişimde bulunmamak.

   Ülkemiz maalesef tam da bizim istediğimiz tarzda lider yetiştiremiyor.Veya bizim istediğimiz tarzda adamları lider yapmıyorlar.Ne tür adamları lider yapıyorlar.Bir yerlerden icazet almış birilerinin kontrolünde adamlar nedense lider olabiliyor.Lider olabilmek için uzaklarda bir yerlerden icazet almak ,onların güdümüne girmek şartmıdır.Bu vasıfta bir milli lider bulamadığımız taktirde,Emperyal güçlerin emrinde olacağımız kesin.Arabayı sen kullanıyor gibi olursun ama direksiyon başkasındadır.

Oğuz Kağan,Attila,Çağrı Bey,Alpaslan,1.Alaaddin Keykubat,Fatih Sultan Mehmet,Yazuz sultan Selim,Abdülhamit Han,M.Kemal Atatürk,Alpaslan Türkeş gibi lider ve Devlet Adamlarına,Yunus Emre,İmam Gazali,Ebu Bekir,Ömer bin Hattab,Osman bin Affan gibi din bilginlerine ihtiyacımız var.
   
   Benim “BÜYÜK TÜRKİYE”mefkurem,iktisaden büyümek,kültürümüzü evrensel düzeye çıkarmak,uluslar arası bir güç haline gelmek,ekonomi,kültür,siyasi ve hukuk alanında büyümektir.Onlarca yıldır yabancılara peşkeş çekilen milli varlıklarımızı tekrar millileştirmektir.Bütün bunları yapacak,önde gidecek bir lider temennisi ile…

Selam,saygı ve muhabbetlerimle.
YAŞAR KİRAZ





  


TEMİZ SİYASET

TEMİZ SİYASET:

PADİŞAHA EN KRAL YALANI KİM SÖYLEMİŞ ?
Padişahin biri;

-'Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!'demiş.
Yalancılar,hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana;

''Bir kuş,aslanı kapıp yuvasına götürdü.''
''Bunun neresi yalan?..Kus kartaldır,aslan da kuzu kadar minik bir
yavru Kaptı mi götürür tabii!..''

''Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!..''
''Ülkenin kralı,pencereden bakınırken tacını düşürmüş.Taç da pencerenin
altındaki eşeğin başına geçmiş.Taç kimin kafasındaysa,
kral odur tabii!..''

''Padişahım,ben gökyüzüne bir ok attım.Altı ay sonra geri döndü!''
''Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür.Ağaç,sonbaharda yapraklarını
dökünce,takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.''


Böylece padişah,her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu
yalandır dedirtememiş.

Ama bir gün Kayserili gelmiş;

''Padişahım,sen benim babamdan borç olarak bir kup dolusu altın almıştın.
Simdi geri almaya geldim.Yalandır dersen ödülümü ver.Yalan değil dersen
borcunu öde!..
***
Hüseyin ÇELİK,Devlet BAHÇELİ hakkındaki açıklamalarım,yalandı,fevri davrandım diyorsan hemen özür dile.Hemde acilen…ve istifa et…
Yok eğer Yalan değil gerçekti diyorsan,ispat et,ve istifa et,ve özür dile…Hem de hemen…Acilen
***
Osmanlı Paşalarının toplandığı bir mecliste söz dönüp dolaşıp yazdığı hicivlerle birçok kimseyi kendisine düşman eden muzip şâirimiz Nef’î’ye gelir. Meclistekilerden Tahir Paşa daha önce ondan dili yanmış olsa gerek Nef’î’den lâf açılır açılmaz: “Aman, anmayın şu kelbi (köpeği)” der. Tabii bu lâf döner dolaşır. Kendisine köpek denmesine içerleyen ünlü hiciv ustası bu lâfın altında kalmayacaktır elbet. Tahir Paşa’yı şu nefis dörtlükle yerin dibine geçirir âdetâ:


Bana Tahir efendi kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp tahirdir(temizdir)…!!!
ithaf olunur.

***
TEMİZ SİYASET,TEMİZ TOPLUM
Kuralsız siyaset ve politika,dejenere olmuş,yozlaşmıştır.Yozlaşma karşısında adeta “toplumsal felç” denebilecek, kimsenin bu olumsuzluklara ses çıkartmadığı ya da çıkartamadığı bir durum yaşanmaktadır.
Birileri bir yolla toplumu bu konuda adeta ikna ediyor,toplumda olan biten karşısında sessiz kalarak rıza göstermiş oluyor.
***
AKP Genel merkezi’ne;
Siyasetin kirlenmesinin sonuçları aynı zamanda nedenleri gibi işlev görmektedir. Kirlenmeye neden olan unsurlar bazı sonuçlara yol açmakta, bu sonuçlar da yeni kirliliklerin nedeni olarak yeniden işlev görmektedir. Dolayısıyla kirlenmenin nedenlerini ortadan kaldırmak sonuçları giderebileceği gibi, sonuçları gidermenin de aynı zamanda nedenleri ortadan kaldırabileceğini belirtmek gerekir. Bu kısır döngünün herhangi bir yerinden yapılacak olan müdahalenin diğer kesimleri de etkileyeceği unutulmamalıdır.Dolayısıyla,siyasetin kirlenme nedenlerini aynı zamanda kirlenmenin birer sonucu gibi okumak da mümkündür.Bu haliyle siyaset kurumu çözüm üreten bir kurum değil çözülmesi gereken sorunlardan birisi haline gelmiş bulunuyor.
Bu çözümü doğru gerçekleştirebilmek için siyaset kurumunu kirleten,kişileri ve sepette ki çürük elmaları temizlemek gerekir diye düşünüyorum.Gereğini yapın…


Yaşar KİRAZ
KONYA




ULUSALCILIK

ULUSALCILIK’DA NEYİN NESİ?/MAKALE

Son yılların moda deyimi,ulusalcılık.Özellikle sol kesimin,beyinleri iğdiş edilmiş yazarlar,ve bazı akademisyenlerin ve elitistlerin sıkça kullandıkları bir söylemdir ulusalcılık.

Nedir Ulusalcılık;

Sözlüklerde  Ulusal “Millet”,Ulusalcılık ise “”Milliyetçilik”olarak  geçiyor. Ulusalcılık; Türkiye'de 2000'li yıllarda, Atatürk'ün öngördüğü tam bağımsızlık, ulusal sanayinin gelişimi, dışa bağımlılıktan kurtulma gibi hedeflerin terk edildiğine, devletin temel kuruluş ilkelerinden kopulduğuna ve ulusal çıkarların korunmadığına inanan; Avrupa Birliği'ne girebilmek için uluslararası platformdaki ulusal davalardan ve diplomasideki kırmızı çizgilerden tavizler verildiğini, ülkenin iç işlerine Osmanlı Devleti'nin yıkılışındaki gibi yabancı devletlerce karışıldığını iddia eden siyasi akım.Görüşü paylaşan kimselere "ulusalcı" adı verilir,deniyor sözlüklerde.

Nedir Milliyetçilik;

TDK (Türk Dil Kurumu)’ya göre Milliyetçilik,”Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı,ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm”
Kelime anlamları ve sözlüklere göre Ulusalcılık ve Milliyetçilik aynı.

“Eeee o zaman sorun ne”?

Zamanımız politik  ayrımlarının getirdiği kavram ambargosuna veya kargaşasına girmeden, milliyetçi, ulusalcı,ne derseniz deyin bu tür ruhiyatın veya hissiyatın geçerli olduğu tarihi dönemler vardır. Bu dönemler emperyalizme karşı direnişin yükseldiği tarihi zamanlardır. Kurtuluş Savaşı´nda Çanakkale,Sakarya Afyonkarahisar,İzmir  ve Türkiye Cumhuriyeti´nin kuruluş yıllarında olduğu gibi.
 “ Tolstoy´un boş inanç diye nitelediği yurt severlik, romanlarında çeşitli tiplerini yaratarak eleştirdiği egemen sınıfların, aristokratların, kendi çıkarları yolunda halk kitlelerini etkilemek için kullandıkları sahte, şoven, ırkçı, sömürgeci sloganlardır.

Ulusalcılarda toplum ve millet merkezli bir milliyetçilik yoktur, reddederler,Devlet merkezli ve merkeziyetçi  bir milliyetçiliği benimserler.Bu sebepledir ki derin devletin resmi ideolojisidir ulusalcılık,çünkü otoriteyi ellerinden bırakmak istemezler.

 Türk milliyetçilerinin ideolojik bakış açısı devlet merkezli milliyetçilik yerine toplum ve millet merkezli bir milliyetçiliktir, dolayısıyla kendi halkıyla, kendi uygarlığıyla,kendi milletiyle barışık, toplumun siyasal taleplerini dile getiren siyasal çözümlerini dile getiren bir milliyetçilik anlayışıdır.Bu anlamda millet kültürüne dayanan, o kültürün bağımsızlığını savunan, devletten dışlanmasını değil devlet içinde meşru bir veri kaynağı olarak görülmesini savunan bir milliyetçiliktir. Kendi milletine,kendi halkının folkloruna karşı bir anlayışın milliyetçilik olması mümkün müdür? Onun için ben ulusalcı bir söylemin çok ciddi bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorum.

Ulusalcılar,jakoben tarzı,tepeden inmeci dayatmacı toplum mühendisi,halk için değil halka rağmen elitist yöntemler benimserler.Ünlü siyaset filozofu Roger Scruton'un “A Dictionary of Political Thought”ta yazdığına göre,Jakobenizmin bariz özellikleri şunlardır:
“İnandığı görüş, eylem için yeterli meşruiyet sebebidir. Meşruiyetin birincil kaynağı hukuk değil, ideolojisi (Bu arada jakobenizm ideoloji değil bir yöntemdir)ve ilkeleridir. Karşıt görüşler ise, yok edilmesi gereken ihanetler ve sapmalardır.Jakobenizm, güç kullanarak kendi görüşlerini dayatır.Metodu, ne pahasına olursa olsun devrim'dir, şiddettir, baskıdır. Gaye için her vasıta meşrudur.Devrim,devlet,dava veya cihad için hak ve hürriyetler, evrensel hukuk kuralları çiğnenebilir…!!!Cahil halk,doğru'yu ve çıkarlarını bilmez..Öyleyse zorla aydınlatılmalı, sıkı bir merkeziyetçilikle yönetilmelidir.”Ulusalcılar, ilk önce kendi tarihleriyle barışık değildirler,hep nedense, ’Türkiye 1950’den sonra kötüye gitti’ derler. Ne oldu bu tarihten sonra? Türkiye çok partili hayata, demokrasiye geçti. Bu nedenle bunların anti demokratik tavırlarını hissetmemek mümkün değil.Milliyetçilik,tüm ideolojilerden daha fazla demokrattır. Bir liberal ya da faşist için demokrasi gerekli olmayabilir. Eğer ’hakimiyet-i milliye’ diyorsanız demokrasi şarttır.
Ulusalcılar Türk tarihinin 1923 de başladığına inanır,halbuki milliyetçilerin Tarih anlayışı  ise Tanrı dağı kadar büyük,Hira dağı kadar kutsaldır.
Ulusalcıların din diye bir davaları yoktur, milliyetçiler 700 yıl islam bayraktarlığı yapmış bir milletin evlatları olduklarını unutmazlar.

Milliyetçilik ideolojisinin en önemli unsuru tarih şuuru ve bilincidir.Bin yıldır bu topraklarda yaşıyoruz. Selçuklular,Osmanlılar gibi büyük devletler kurarak bağımsız ve hür olarak yüz yıllarca yaşamışız. Son devletimiz ise Türkiye Cumhuriyeti’dir. Milliyetçiyim diyen bir kişi tarih boyunca kurduğumuz bu devletlerini birbirinin devamı olarak bilir. Örflerimiz,adetlerimiz,folklorumuz, tarih süzgecinden geçerek bu günkü hale gelmiştir.Bağımsızlık ise hiçbir zaman kaybetmek istemediğimiz yüce ve ulvi bir değerdir.
1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği çöküp Berlin duvarı yıkılınca memleketteki marjinal solcu,elitist,yüzünü batıya çevirmiş Marksist sosyalist fikirleri savunmada zorluk çeken ve çıkış yolu olarak da ulusalcılığa sarılıp empoze etmeye başlayan ve bu yönetimi benimseyen fert/kurumların dayatmasıdır.Ulusalcılık adı altında ileri sürdükleri bütün fikirler eski Marksist fikirlerden başka bir şey değildir.

Ümit ÖZDAĞ Başkan,aradaki farkı şöyle sıralamış;

1) Ulusalcılık akımını savunan çevrelerin tarihsel/ideolojik kökeninin merkez soldan marksizme kadar uzanan geniş bir yelpazeye konumlanmış olduğu görülür. Oysa Türk milliyetçiliğinin ve Ülkücü Hareketin kökeninde sol yoktur. Türk milliyetçiliği fikri kökenini Bilge Kağana ve modern ideolojik kökenini Gaspıralı’ya dayandıran bir düşünce sistemidir. Toplumsal kökende ise Türk milliyetçiliğinin kaynakları sağ diye tanımlanabilecek zeminden kaynaklanmaktadır.
2) Ulusalcılık yaklaşımının tarih anlayışı çok dardır. Türk tarihinin İslam öncesi dönemini önemsemez, Osmanlı tarihini ise dışlar. Ulusalcılık Türk tarihini sanki İstiklal Harbi ve Cumhuriyet ile başlatır. İstiklal Savaşı ulusalcılar için sanki tarihsel bir travmadır.
Türk milliyetçileri ise Türk tarihini olanca bütünlüğü içinde kavrarlar. İslam öncesi tarihimize de İslam sonrası tarihimize de sahip çıkarlar. Türk milletinin İslam dini ile şereflenmeden önce de tek tanrı düşüncesine inandığını bilirler. Arvasi Hocanın ifadesi ile  “Türkler, Kur’an’da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki bu konuda tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur.”  Türk İstiklal Savaşı, Türk milliyetçileri için bir travma değil, 5000 senelik Türk tarihi içinde bir ikinci Ergenekon’dur.
3) Ulusalcılar, İstiklal Harbimizin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü tarihsel bağlamından kopararak sanki bir başlangıç ve sonuç imiş gibi ele alırlar. Türk milliyetçileri ise Mustafa Kemal Atatürk’ü, Allah’ın Türk milletine bir lütfu olarak görürler. Ancak Gazi Paşa’yı tarihsel süreklilik içerisinde Türk tarihinin başı veya sonu değil, çok önemli bir parçası olarak değerlendirirler.
4) Ulusalcıların din anlayışı pozitivist/laikçi bir zemine oturur. Genellikle dinin sosyal yaşamdaki rolünü küçümseyen bir yaklaşımı temsil ederler. Din ile ilişkileri henüz sağlıklı olarak tanımlanmamıştır. Bir yandan misyonerlik faaliyetlerine sert tepki gösterirler öte yandan Kuran Kurslarından rahatsızlık duyarlar.
Oysa Türk milliyetçileri/Ülkücüler İslam dinini Türk milletinin ayrılmaz bir parçası, karakterini oluşturan en önemli etkenlerden birisi olarak görürler. Türk milliyetçileri için İslam dini pozitivist/laikçi gözle bakılabilecek ve sosyal yaşamdan dışlanabilecek bir olgu değil, uygarlığımızın, “bizi biz yapan” başat unsurlardan birisidir. Türk milliyetçileri Türk-İslam ülkücüleridir.
5) Ulusalcılar çağdaşlaşmayı batı tarzı yaşam olarak görürler. Türk milliyetçileri ise çağdaşlaşmayı Türk-İslam uygarlığı içinde gelişme, zenginleşme, üretimin artması, çağı şekillendiren bir özgünlüğü üretebilme olarak görürler.
6) Ulusalcılarda tepeden inmeci, halka rağmen bir yaklaşım hakimdir. Türk milliyetçileri/Ülkücü Hareket ise tabandan, halkın içinden gelen ve halkla birlikte bir yaklaşımı temsil etmektedir.
7) Ulusalcılar açısından nihai hedef Türkiye Cumhuriyetinin gelişmiş, demokratik ve zengin bir milli-üniter devlet olarak Batı dünyasının bir parçası olarak yaşamasıdır. Ulusalcıların büyük projeleri yoktur. Türk milliyetçileri/Ülkücü Hareket için ise nihai hedef Türk birliğidir.
8) Ulusalcılar, tarihin mağlup ettiği bir ideolojik zeminin takipçileridir. Türk milliyetçileri/ülkücüler ise tarihin HAKLI ÇIKARDIĞI bir düşüncenin takipçileridir. Ülkücüler, komünizm yıkılacak demişlerdir. Ülkücüler Türk ülkeleri bağımsızlığa kavuşacak demişlerdir. Ve ülkücüler haklı çıkmışlardır. Tarih ülkücüleri nasıl haklı çıkardı ise gelecek de öyle haklı çıkaracaktır.

Özetlemek  Gerekire;

Milliyetçiler;Dindardır,ulusalcılar;Dini irtica olarak görür,ve hatta sekülerdir.
Ulusalcılar;Sözde Laikcidir,Laikcilik adına bazı manevi değerleri inkar eder.
Milliyetçiler;Vatanseverdir.
Ulusalcılar;Darbeci ve dikta yanlısıdır.
Milliyetçiler;Kendi milletinin ve halkının adamıdır.mefkuresi ile,kendi milletini korur.
Ulusalcılar;Milleti,halkı,milli ve manevi değerleri gerektiği gibi korumaz.
Ulusalcılar;Atatürk istismarı yaparak statükocu, tutucu, iki yüzlü, yanar döner, sürekli maske takan dogmatik bir yapılanma şeklidir.vs.çoğaltabiliriz örnekleri.

Hiç çakal’la Kurt bir olabilirmi
Çakal,kurdu taklit eder ama beceremez,komik duruma düşer.
Ulus,ulus diye bağıran entellerin hali gibi…!!!

Ulusalcılıkmı,Milliyetçlikmi hakim olacak siyasete ilerde?

Hem ulusalcılık hem milliyetçilik,terim olarak bir'kurtuluş'savaşına doğru gidiyor…!!! Soru şu kimin kimden kurtulacağı.

Saygılarımla.

Yaşar KİRAZ

MONDROS,SEVR VE LOZAN


ABD başkanın Wilson’un Sevr anlaşmasına eklediği özel haritanın üzerinde özel şifreler vardı. Harita üzerinde Samsun’dan aşağıya Halep’e inen bir çizgi doğuya yönelerek Musul-Kerkük’ü içine alarak İran sınırına yaklaşıyor… Kuzeyde Gürcistan içlerine kadar uzanıyor… çizgilerin birleşimi bir kareye dönüşüyor… Evet burası ABD’nin kontrol bölgesi oluyordu. Ortadoğu’nun kontrolü için önemli olan stratejik bir alan… İçinde ErmenistanKürdistanPontus
Gürcistan gibi ülkelerin bulunduğu bir bölge…!!!

MONDROS,SEVR ,LOZAN GERÇEKLERİ:

MONDROS ANLAŞMASI;

Birinci Dünya Savaşı,1914 yılında Avrupa'da başlamış, ancak dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin katılması ve diğer kıtalardaki sömürgelere de yayılması nedeniyle dünya savaşı olarak adlandırılmıştır.1914'te başlayan savaş 1918 yılında sona ermiştir. 30 Ekim 1918'de Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak savaştan çekilmiştir.
Ateşkes ile ilgili görüşme, Ege’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda yapıldı. Görüşmelere İtilaf Devletleri adına, İngilizlerin Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Calthorpe, Osmanlı Devleti adına Bahriye Nazırı Rauf Bey katılmıştır.
27 Ekim’de başlayan ateşkes görüşmeleri 30 Ekim’e kadar devam etmiş,Türk heyeti, önerilen koşulların hafifletilmesini istediyse de Amiral Calthorpe bunun mümkün olmadığını belirterek anlaşmayı imzalatmıştır…(!)
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması 25 maddeden oluşmuştur.


1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.
2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.
3- Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.
4- İtilaf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul’da teslim olunacaktır.
5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.
6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.
7- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.
8- Osmanlı demiryollarından İtilaf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.
9- İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.
10-Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.
11- İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.
12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecektir.
13- Askeri, ticari ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.
14- İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edeceklerdir. (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)
15- Bütün demiryolları, İtilaf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.
16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.
17- Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.
18- Trablus ve Bingazi’de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.
19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğu, bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.
20- Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.
21- İtilaf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.
22- Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletlerinin nezdinde kalacaktır.
23- Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.
24- Altı vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.
25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahalli saat ile öğle zamanı sona erecektir.

MONDROS’UN ÖNEMİ:

Osmanlı Devleti’ne imzalatılan ve bağımsızlık anlayışı ile bağdaşmayan Mondros Ateşkes Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin egemenlik alanını bitirmekteydi.Bu bir anlaşma değil,teslimiyet belgesi idi.Yaklaşık sekiz yıl savaştan sonra, bir zamanların muhteşem Osmanlı Devleti perişan bir şekilde yenilmiş, orduları dağılmış morali çökmüş, savaşlarda büyük insan kayıplarına uğramış, kaynakları tükenmiş, galiplerin kendisi hakkında vereceği karara razı ve kadere boyun eğmiş bir görünümdeydi. Mondros Ateşkes Antlaşmasının sanılanın aksine o kadar masum olmadığı her kelimesinin özenle seçildiği ve arkasında gizli niyetler sakladığı artık açıkça ortaya çıkmıştı. 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşmasında da görüleceği gibi Wilson ilkelerinin de İtilaf Devletleri için herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı ortaya çıkacaktır.
(Wilson ilkeleri/prensiplerini aşağıda detaylı yazacağım)

Kısaca batı medeniyeti için eşitlik, özgürlük, adalet gibi evrensel değerler sadece kendilerine aittir.

SONUÇ:

Boğazların İtilaf Devletleri tarafından işgali sonucu Anadolu ile Trakya’nın bağlantısı kesilmiş, İstanbul’un güvenliği tehlikeye düşmüştü. İtilaf  Devletlerinin kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecekleri koşulu ise yakın bir gelecekte ülkenin bütünüyle işgal edileceğinin ilk belirtisiydi.
Altı doğu ilinde karışıklık çıkarsa, bu illerin İtilaf Devletleri tarafından işgal edilebileceği şeklindeki maddenin amacı, ileride bir Ermenistan Devleti’nin kurulmasına ortam ve uygun zemini hazırlamaktı (Kars,Ardahan,Erzurum Bölgelerinde


SEVR ANLAŞMASI:

Sevr anlaşması,birinci dünya savaşı'ndan sonra itilâf devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan anlaşmadır. Sevr anlaşmasını imzalayan Osmanlı heyeti Rıza Tevfik, Damat Ferid Paşa, Hadi Paşa ve Reşid Halis’dir.Damat Ferit heyette olmasına rağmen imza metne imza koymamıştır. Sevr anlaşması,birinci dünya savaşı’na son veren anlaşmadır. Birinci dünya savaşı’nı kazanan itilaf devletleri, yenilgiye uğrattıkları Almanya Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ile derhal barış antlaşması imzaladıkları halde, Osmanlı Devleti ile yapacakları antlaşmayı Osmanlının nasıl paylaşılacağı konusunda kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle geciktirmişlerdir. Çok ağır şartlar içeren bir antlaşma taslağı hazırlanmıştı. Konferansa katılan Osmanlı heyeti anlaşma şartlarını görünce dehşete kapılmıştı. Anlaşma şartlarına itiraz ettiler. Ancak itilaf devletleri anlaşma şartlarını değiştirmeyi kabul etmediler. İmzalamak zorunda kaldılar…!!!

İtilaf devletlerinin Osmanlı ile yapacakları anlaşmayı geciktiren sebebler;

1- İtilaf devletlerinin Osmanlı Devleti’ni kendi aralarında nasıl paylaşacakları konusunda tam karar verememeleri.
2- İzmir’in Yunanlılara verilmesi sebebiyle İngiltere ile İtalya arasında çıkan anlaşmazlık.
3- Türk milletinin işgal kuvvetlerine karşı gösterdiği tepki.
4- I.Dünya Savaşı sırasında itilaf devletleri arasında gizli paylaşım anlaşmaları yapılmıştı. Antlaşmaya göre, Boğazlar ve çevresi ile Doğu Anadolu Rusya'ya verilmişti. Ancak Rusya'nın savaştan çekilmesi ve itilaf devletlerine cephe alması. Boğazların yeni durumunun belirlenmesi,gibi sebeblerden ötürü geçikmiştir.

 Ancak Milli Mücadele'nin organize olmaya başlaması ve T.B.M.M'nin açılması antlaşmanın hazırlanmasını hızlandırmıştır. Daha sonra kurulan Ankara hükümeti bu anlaşmayı tanımadığı bütün dünyaya deklare etmiş ve “Misak-ı Milli”yemini ederek,Türk topraklarının parçalanmasına müsaade etmeyeceğini açıklamıştır. Milletin tek temsilcisi olan T.B.M.M., İstanbul’da yok saydığı İstanbul hükümeti’nin imzaladığı bir anlaşmayı tanıyamazdı. Bu anlaşmanın geçerli ola­bilmesi için, T.B.M.M’nin onaylaması gerekiyordu. (Os­manlı Mebuslar Meclisi dağıtıldığı için). 19 Ağustos 1920de toplanan T.B.M.M bu anlaşmayı kabul etme­diği gibi, bu anlaşmayı imzalayanları ve onaylayan­ları vatan haini ilan etti. Bu kişiler Türk’lükten kovuldu­lar.

İMZA ATAN DELEGELERDEN RIZA TEVFİK KİMDİR ?

Filozofta derler.İttihat Terakki'de bulundu.Önemli üyelerden biri idi.Anlaşmazlık yüzünden cemiyette ayrıldı.Damat Ferid Paşa hükümetinde görev aldı.Ayrıca Vahideddin zamanında Türkiye Masonlar Locasında "Büyük Üstad " olmuştu…(!)
Aşağıdaki resimde ise anlaşma metninde bulunan mühür mason mührüdür. Sevr anlaşmasına eklenen haritalar içinde Anadolu’nun paylaşılmasını esas alan ABD Başkanı Wilson’un da kendi devlet mührünü basarak onayladığı harita oldukça önemli olduğu kadar gizemlidir de… Anlaşmanın 88. - 91. maddeleri Ermenistan ile ilgili idi.
Sevr Anlaşma'sındaki Mason Mührü 89. maddede yazılı olan sözler “ Öteki ilgili yüksek taraflar gibi Türkiye (Osmanlı devleti) ile Ermenistan’da ErzurumTrabzonVan ve Bitlis illerinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın tespiti işini Amerika Birleşik Devletleri Başkanının hakemliğine sunmayı ve bu konudaki kararını olduğu kadar Ermenistan’ın denize çıkışı ile sözü geçen sınıra bitişik Osmanlı topraklarının askerden arındırılmasına ilişkin ileri sürebileceği bütün hükümleri kabul etmeyi kararlaştırmışlardır”.
ABD başkanı Wilson’u hakemliğinde kurulan Ermenistan için hazırlanan haritanın belirgin özelliği ise Trabzon’dan güneye çizilen bir sınır çizgisi Fırat nehrine kavuşuyor ve buradan doğuda kalan topraklar Ermenistan ve Kürdistan adıyla kurulan devletlere bırakılıyordu. Trabzon,Erzurum,Erzincan,Bitlis veVan vilayetleri Ermenistan’ın birer parçası oluyordu.
Kürdistan ise Harput’tan Diyarbakır’a UrfaMardin ve Hakkari’ye kadar uzanıyordu. Hem Ermenistan ve hem de Kürdistan’ın kurulmasıtoprak bütünlüğü gibi konularda ABD’nin öncü rolünün olduğu anlaşma metninde yer almıştır.
Buraya kadar yaptığımız açıklamalar çökenparçalanan ve paylaşılan Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ağır şartların uluslararası bir anlaşma metnine yansımasıdır. Yaşanan tarihi sürecin doğal sonuçları olarak da görülebilir. Ancak ABD başkanın Wilson’un Sevr anlaşmasına eklediği özel haritanın üzerinde özel şifreler vardı. Harita üzerinde Samsun’dan aşağıya Halep’e inen bir çizgidoğuya yönelerek Musul-Kerkük’ü içine alarak İran sınırına yaklaşıyor… Kuzeyde Gürcistan içlerine kadar uzanıyor… çizgilerin birleşimi bir kareye dönüşüyor… Evet burası ABD’nin kontrol bölgesi oluyordu. Ortadoğu’nun kontrolü için önemli olan stratejik bir alan… İçinde ErmenistanKürdistanPontusGürcistan gibi ülkelerin bulunduğu bir bölge…

Sadece Türk’lerin hayat hakkının olmadığı bir alan…!!!

Haritanın altında yuvarlak bir daire içinde ABD devleti’nin şifreli bir mührü ve altında başkanWoodrow WİLSON yazan imza vardı.
Görünüşte ABD arması olan mührün içinde kanatlarını ve ayaklarını açmış bir kartal görüntüsü yansıyordu. Şifre içindeki kanatlı kuş bir kartal değil “Anka” kuşu idi. Gözleri açık ve her yeri gözetliyor…Soldaki kanadının üzerinde “e pluribus unim” yazısı görülüyor… Anlamı: “çok’un teki” oluyor… Kuyruğundaki tüy ayısı ise 9 olarak çizilmiş…“Cennet devletine dönüş” anlamına geliyor…Gövdesindeki boşlukta ise “zirvelerin en yükseğine” yazıları yer alıyor.
Başkanın bu mühründeki sembol aslında “Masonların dünyayı yönetmeyi” amaçlayan felsefesinden doğan görüşleri yansıtıyor. Özetle Osmanlı’nın parçalanıp paylaşıldığı ve yere serildiği Sevr anlaşma metnine ilave edilen ABD başkanının onay verdiği harita üzerinde “masonların dünya devleti” görüşleri yansıyor.
Sevr anlaşmasına imza atanların içinde adı geçen filozof Rıza Tevfik’in de bir “mason” olduğu dikkate alınırda… her şeye rağmen bahsi geçen anlaşmaya “onay imzası” vermeyen zamanın padişahı Vahdettin’in içinde bulunduğu durumu göz önüne getirirsek tarihin çelişkileri içindeki gerçekler daha iyi ortaya çıkar…


İMZA ATAN DELEGELERDEN HADİ PAŞA KİMDİR? 

Türk asker ve siyaset adamı (Bağdat 1861-Berat, Arnavutluk, 1932). Harp okulu'nu (1882) ve Harp akademisi'ni (1885) bitirdi. Öğrenimini Almanya'da tamamladı. Yurda döndükten sonra askeri okullarda öğretmenlik yaptı. Balkan savaşı'nda başkomutanlık kurmay başkanlığına (başkumandanlık erkânı harp reisliği) atandı (1912). Genelkurmay başkanı (erkânı harbiyei umumiye reisi) olarak görev yaparken, rütbesi ferikliğe yükseltildi (1914). Ordunun gençleştirilmesinde bazı paşalarla birlikte emekliye ayrıldı. Birinci Dünya savaşından sonra Hürriyet ve itilaf fırkası tarafından kurulan Damat Ferit Paşa hükümetlerinde önce ziraat ve ticaret nazırı (11 Eylül 1919), ardından da maarif nazırı (31 Temmuz 1920) oldu. Sevr anlaşması'nı (10 Ağustos 1920) imzalayanlar arasında bulunduğu için 150'likler listesine alındı. Kurtuluş savaşından sonra da Arnavutluk'a sığındı.

İMZA ATAN DELEGELERDEN REŞİT (REŞAT)HALİS KİMDİR?

Türkiye cumhuriyeti'nin ilanından hemen sonra, düşman işbirlikçisi oldukları gerekçesi ile sınır dışı edilen 150 kişinin içinde bulunan, eski Bern sefiri.Sürgüne yollandı.
DELEGELERDEN DAMAT FERİT PAŞA KİMDİR?

Damat Ferid Paşa, asıl adı Mehmed Ferid Paşa olan ve Kurtuluş Şavaşı’na karşı olmasıyla tanınan Osmanlı devlet adamı, son Osmanlı sadrazamlarından. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı olarak oluşturulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurucularından olan Damat Ferid, 25 Kasım 1911’de ilk başkanı olduğu fırkadaki bu görevini, Haziran 1912’ye kadar sürdürdü.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının da bulunduğu İttihatçılar hakkında idam kararı çıkartan Damat Ferid, 21 Temmuz 1919'da tekrar kabineyi kurduktan sonra, Kuva-yı Milliye'yi dağıtmak için Kuvay-i İnzibatiye'yi kurdu ve 1920 yılında ülkenin bölünerek düşman devletler tarafından paylaşılmasını öngören Sevr anlaşması’nın çalışmalarında bulundu.
Kurduğu hükümetlerin tamamında hariciye nazırlığı görevini üstlenen Damat Ferid Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın kazanıldığının kesin olarak belirlendiği 21 Eylül 1922 tarihinde ailesiyle birlikte Fransa’ya kaçarak buraya yerleşti. Hayatının geri kalan kısmını yurtdışında geçiren Damat Ferid Paşa, 6 Ekim 1923 tarihinde Fransa'nın Nice kentinde öldü.

SEVR  ANLAŞMASININ ÖNEMİ:( İHANET BELGESİ)

 Osmanlı Devleti ile İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, ABD, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı(Yugoslavya), Japonya, Bulgaristan, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan devletleri arasında imzalanan Sevr anlaşması'na göre;

1.Sınırlar (madde 27-36): Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya'nın büyük bölümü Yunanistan'a, Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin ve Cizre kent merkezleri Suriye'ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti'nin başkenti olarak kalacak;
2.Boğazlar (madde 37-61): İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlar'da deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletler'in donanmalarını yardıma çağırabilecek;
3.Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat'ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti'ne bağımsızlık için başvurabilecek
4.İzmir (madde 65-83): Yaklaşık olarak bugünkü İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı İmparatorluğu egemenlik haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan'a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan'a katılması için plebisit yapılacak;
5.Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı Ermenistan Cumhuriyeti'ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (Başkan Wilson 22 Kasım 1920'de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan'a verdi.)
6.Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek;
7.Azınlık Hakları (madde 140-151): Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okul ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı'nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek;
8.Askeri Konular (madde 152-207): Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri kuvveti, 15.000'i jandarma olmak üzere 55.000 personelle sınırlı olacak, Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesi'nde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek;
9.Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak;
10.Borçlar ve Savaş Tazminatı (madde 231-260): Osmanlı İmparatorluğu'nun mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye'nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecek; ancak Türk maliyesi müttefiklerarası mali komisyonun denetimine alınacak;
11.Kapitülasyonlar (madde 260-268): Osmanlı'nın 1914'te tek taraflı olarak fesh ettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak;
12.Ticaret ve Özel Hukuk (269-414): Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan işbölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek.

SEVR ANLAŞMASININ SONUCU:

1- Osmanlı Devleti’nin imzalamış olduğu son antlaşmadır.
2- Mebuslar Meclisinin onayından geçmediği için hukuken geçersiz bir anlaşmadır.
3- Misak-ı Milli’ye aykırı olması ve Türk milletinin bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıran bir anlaşma olması nedeniyle TBMM tarafından tanınmamıştır.
4- Türk halkıda bu antlaşmaya hiçbir zaman onay vermemiş, düşmanla savaşarak işgalcileri Anadolu’dan atıp Sevr’in uygulanmasını engellemiştir.
5- Sevr Antlaşması, imzalandığı halde hiçbir zaman yürürlüğe girmemiştir.
6- Osmanlı Devleti fiilen sona ermiştir.

ÖNEMLİ:

1- Sevr Antlaşması, Türk milletini asla umutsuzluğa sürüklemedi. Bilakis mücadele gücünü ve kararlılığını artırdı.
2- Sevr Antlaşması, Mebuslar Meclisi’nde onaylanmadığı için yasal dayanaktan yoksun kalmıştır.
3- 19 Ağustos 1920 tarihinde toplanan TBMM, Sevr Antlaşması’nı imzalayanların ve onaylayanların vatan haini sayılmalarını kabul etti.
4- TBMM, Sevr Antlaşması’nı tanımadığını ilan etti.
5- Sevr Antlaşması Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulamaya konulamayan tek antlaşmadır.

Sevr Antlaşması, 93 Harbi’nden (Osmanlı-Rus savaşı) sonra 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile uygulamaya konulamaması bakımından benzerlik gösterir.

LOZAN ANLAŞMASI;

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, S.S.C.B ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanmış barış anlaşmasıdır. Lozan anlaşmasının yazılması için düzenlenen Lozan Barış Konferansı 8 ay sürmüş ve Türk tarafının kayıtsız şartsız bağımsızlık talebi nedeniyle çetin geçmiştir.I. Dünya Savaşı sonrasında İtilaf devletlerince Osmanlı Devleti’ne imzalatılan Sevr anlaşması neredeyse devleti haritadan silmiş ve egemenliğini ciddi biçimde sınırlayan hükümlere yer vermiştir. Atatürk önderliğinde Milli Mücadele'ye başlayan Türk milleti  savaş meydanlarında büyük zaferler kazanmış ve Lozan anlaşması ile siyasi ve hukuki alanda tescil etmiştir.
Uluslar arası pek çok yönden önem taşımaktadır. Öncelikle, Türkiye'nin bağımsız ve eşit bir devlet olarak uluslararası topluma kabul edilmesi sağlanmıştır. Lozan ile Misak-ı Milli hedeflerine çok büyük ölçüde ulaşılmıştır. Lozan konferansı sırasında kapitülasyon olarak nitelenen ve ülkenin iç işlerine karışma yetkisi veren ayrıcalıklar uzun süre tartışılmıştır. sonuçta kapitülasyonların kaldırılması ve Osmanlı borçlarının ödenmesinin makul bir takvime bağlanması kararlaştırılmıştır. Anlaşma, bu açıdan bir ekonomik bağımsızlık belgesi olma özelliğine de sahiptir.
I. Dünya Savaşı sonunda galip güçlerce dikte ettirilen ve ağır şartlara sahip barış antlaşmaları II. Dünya Savaşı'na zemin hazırlarken, Lozan'da karşılıklı pazarlıkla barışın güvencesini oluşturan bir düzenleme yapılmıştır. Bu nedenle, savaşı bitiren anlaşmalar içinde halen uygulanan sadece Lozan'dır. Tabiatıyla, bunda Türkiye'nin Atatürk'ün belirlediği ''Yurtta Sulh, Cihanda Sulh'' ilkesine sadık kalması ve Lozan anlaşmasının hükümlerinin uygulanmasında da bu ilkeyi gözetmesinin rolü ve önemi büyüktür.
Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri, Lozan anlaşmasında da yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye'de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk milletini oluşturmaktadır. anlaşmada Türkiye'de yaşayan Hıristiyan kökenli Rum ve Ermeniler ile Museviler azınlık olarak tanımlanmış; mal, mülk ve ibadet hakları güvence altına alınmıştır.Anlaşma ile Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi yapılmasına karar verilmiş, bunun sonucunda 1924 yılında yaklaşık bir milyon Hıristiyan-Rum Yunanistan'a, beş yüz bin Müslüman-Türk de Türkiye'ye göç etmiştir.

SEVR ANLAŞMASINI TEMEL MADDELERİ:

1- Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'na göre kabul edilmiştir.
2- Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.
3- Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık, savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi. Ayrıca Gökçeada ile Bozcaada Türkiye'de, diğer Ege Adaları Yunanistan'da kaldı. Yunanistan'ın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı. Böylece, Balkan Savaşı sonrasında imzalanan Atina Antlaşması (1913) gereğince Birinci Dünya Savaşı başladığında ve savaş boyunca da Osmanlı toprağı olarak kalan Ege adaları Yunanistan'a bırakılmış oldu.
4- Türkiye-İran Sınırı:Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.
5- Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.
6- Azınlıklar: Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Batı Trakya'daki Türklerle, İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
7- Savaş Tazminatları: İtilaf Devletleri, I.Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.
8- Osmanlı'nın Borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile kâğıt para(Fransız Frangı) olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karıştı.
9- Boğazlar: Boğazlar, üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir. 

LOZANIN ÖNEMİ VE SONUÇ:

· Bir çok sınır problemi çözülerek Türkiye'nin ve komşularının barış içinde yaşaması sağlanmıştır.
· Misak-ı Milli sınırları büyük ölçüde sağlanmıştır.
· Türkiye tarihinde yeni bir dönem başlatmıştır. Sevr Antlaşması geçersiz kılınmıştır.
· Türk ulusu adına, I. Dünya Savaşı'nı bitiren antlaşmadır.
· Yeni Türk devleti Dünya'daki devletlerin çoğu tarafından kabul görmüştür.
· Türkiye tarafından konulan koşullara Dünya devletleri uymak zorunda kalmışlardır.
· Türk ulusunun tam bağımsızlığı kanıtlanmıştır.
Musul, Erbil Boğazlar ve Hatay kıbrıs ege adaları sorunları Lozan'da çözülemeyen sorunlardır. 

SİYASİ MÜTTEFİKİMİZ (!)AMERİKA LOZANI NEDEN İMZALAMADI;

1919’da Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başladığında, İstanbul’da Türkiye’nin Amarikan mandası olmasını isteyenler vardı. ABD’nin cesaretlendirmesiyle en yüksek perdeden çıkarıyorlardı seslerini. O sırada, ABD’nin başkanı olan, ünlü “Wilson Prensipleri”nin mimarı Wilson ise, Mustafa Kemal’i ‘asi’ ilan etmişti!.. Cürete bakar mısınız? Hazret, kendi uydurduğu ve emperyalist bir dayatmadan başka bir şey olmayan sözde prensiplere uygun davranmayan Mustafa Kemal’i ‘asi’ ilan edebiliyor. Mustafa Kemal’in Kuvayi Milliye’si ise, Wilson’a göre ‘çete’dir…!!!
Wilson Prensipleri’ne göre, Anadolu’da bir ‘kürt’ ve bir de ‘Ermeni’ devleti kurulması isteniyordu. Ayrıca, çok sayıda da misyonerin o bölgelerde okul açması isteniyordu. Yani, İngiliz, İtalyan, Rus, Fransız,Yunan emperyalistlerinin,içerideki işbirlikçi uzantıları ile birlikte istedikleri buydu... Doğu’da ve Çukurova civarında Ermeni ,batıda ve kuzeyde Rum çetelerinin hainane emel ve hayallari…!!!Eğer, işgal orduları amacına ulaşabilseydi, düşman Akdeniz’e dökülmeseydi, Wilson Prensipleri hayata geçecekti.

Ama, Kuvayî Millîye, başta lideri Mustafa Kemal olmak üzere buna izin vermedi. Wilson Prensipleri Anadolu platosunda yırtılıp atıldı. Sözde Ermeni ve Kürt devletleri bir hayal olarak kaldı. Anadolu, erenlerin yatağı olarak kaldı, Hıristiyan kulübüne dönüşemedi.
Lozan’da, ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile Türk Heyeti 6 Ağustos 1923’te Türk-Amerikan Anlaşması’nı imzaladılar. Lozan’ı teyid ettiler (Devrim, Sayı: 1, 21 Ekim 1969, Amerika’da Lozan Tartışmaları). Bilindiği gibi, Amerikan sistemine göre, bir anlaşmanın geçerli olması için Senato’nun da onayı gereklidir. Amerika’da bu anlaşmaya tepki, daha doğrusu iki yüzlü Amerikan yönetiminin tutumu sonucu, söz konusu anlaşma 1927’ye kadar Senato’ya gelememiştir. 19 Ocak 1927’de Senato’ya gelen anlaşma, Lozan’la Ermenilere bir yurt sağlanmadığı gerekçesiyle, yani Wilson Prensipleri’ne aykırı görülerek reddedilmiştir. ABD’nin gerçek yüzünü ortaya sermiştir.
Günümüzdeki Amerikan muhiplerinin itirazını duyar gibi oluyorum; “ABD, Lozan’ı imzalamasa da daha sonra, 1943, 1946 ve 1947 anlaşmalarını, ikili anlaşmaları, SEIA’yı vb. imzaladı. Lozan konusu geçmişte kalmıştır.”
Zaten sorun da burada yatıyor. ABD, bir gün işine geldiği zaman, bazı konularda Türkiye’nin karşısına Lozan’ı imzalamadığını öne sürerek çıkacaktır. Zaten, çıkmaya başlamıştır da. ABD Kongresi’ndeki sözde ermeni ‘soykırım’ karar tasarıları neye dayanıyor acaba? Ya, PKK’ya ‘milis’ yakıştırması neyin ürünü? Bunların hepsinin gizli dayanağı, Lozan’ın imzalanmamış olması, yani, bir yerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin Amerikan yetkili makamlarınca tam olarak onaylanmamış olmasıdır. Rahmetli BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, ''Hala Amerika Lozan'ı imzalamış değildir. Hala Amerika'nın kafasında Sevr yatıyor. Şimdi de bunu açıkça ortaya koyuyorlar'' demişti. ABD Başkanı  8 Ocak 1918’de açıklamaktadır; “Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, (Ermeniler ve Kürtler)Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak.” “Lozan’ın imzalanmasının ABD tarafından reddedilmesi ise, iki gerekçeye dayanmaktadır “Birincisi, Türkiye topraklarında bir Ermeni Devleti’nin kurulamaması ve dolayısıyla Wilson Prensiplerine ters düşülmesi, ikincisi ise, kapitülasyonlara son verilmesiyle gayri Müslimlere sağlanan imtiyazların ortadan kaldırılmasıdır. Ermeni lobisi ve diasporasının baskısı sonucu ,” Lozan Anlaşması’nın tertip edilmesindeki amaç, Ermenilere yurt verilmesiydi” itilaf devletlerinin yanında yer alan Ermenilere ödül olarak toprak taahhüt edildiğin apaçık ortada.

WİLSON PRENSİPLERİ NEDİR?

ABD Başkanı Wilson tarafından 8 Ocak 1918 günlü Kongre toplantısında okunan ve tarihe Wilson prensipleri diye geçen Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin ondört maddelik Amerikan savaş amaçları bildirisi özetle şöyledir:
Madde 1. Barış görüşmeleri kamuoyuna açık olarak yapılmalı ve görüşmeler sonunda varılacak antlaşmanın hükümleri de yine açık olmalıdır. Gizli antlaşmalara son verilmelidir.
Madde 2. Denizlerin, karasuları dışında kalan bölümleri, uluslararası antlaşmaların gerektirdiği özel durumlar dışında savaşta ve barışta herkesin özgür ve serbest kullanımına açık olmalıdır.
Madde 3. Ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı, ticaret serbestisi ve fırsat eşitliği sağlanmalıdır.
Madde 4. Ulusların silahlanması, iç güvenliğin gerektirdiği en alt düzeylerde olmalı, bu konuda yeterli garantilerin verilmesi sağlanmalıdır.
Madde 5. Tüm sömürgecilik savları, ilgili halkların çıkarlarını ve egemenlik istemlerini dikkate alacak biçimde eşitlikçi ve hakkaniyete uygun düzenlemelere tabi tutulmalıdır.
Madde 6. İşgal altındaki Rus toprakları boşaltılarak, Ruslara kendi kurumlarını seçme hakkının tanınması sağlanmalı ve onlara istedikleri/gereksinim duydukları her türlü yardım yapılmalıdır.
Madde 7. Belçika toprakları boşaltılmalı ve bu devletin ulusal egemenliği yeniden kurulmalıdır.
Madde 8. 1871’de Almanya’ya geçen Alsace-Lorainne, Fransa’ya iade edilmelidir.
Madde 9. İtalya’nın sınırları ulusal esaslara göre yeniden çizilmelidir.
Madde 10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içindeki halkların özerk gelişmeleri sağlanmalıdır.
Madde 11. Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı, Sırbistan’ın denize çıkışı sağlanmalıdır. Tarihsel savları ve ulusal bağları dikkate alınarak çizilecek sınırları içinde Balkan devletlerinin dostça ilişkiler kurmaları sağlanmalı, siyasi ve ekonomik bağımsızlıkları ile toprak bütünlükleri uluslararası güvence altına alınmalıdır.
Madde 12. Osmanlı İmparatorluğu’nun, nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu bölümlerinde Türk egemenliği güvence altına alınmalı; İmparatorluk sınırları içindeki diğer ulusların yaşam güvenlikleri ve özerk gelişimleri sağlanmalıdır. Çanakkale Boğazı, uluslararası güvenceler altında tüm gemilere ve ticarete sürekli olarak açık hale getirilmelidir.
Madde 13. Polonyalıların yaşadığı topraklarda, denize açılımı olan, siyasal ve ekonomik bağımsızlığı ile toprak bütünlüğü uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınmış bir Polonya Devleti kurulmalıdır.
Madde 14. Özel antlaşmalarla, küçük, büyük tüm devletlerin siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak güvence altına alacak bir uluslar birliği kurulmalıdır.

SONUÇ:

Yukarda bahsi geçen wilson ilkelerinde 12.madde’dir.Sevr anlaşmasını dayatmak ve Lozan anlaşmasını imzalamamak.

Ülke Cumhuriyet tarihinin bütün hükümetleri ABD’ye Lozan anlaşmasını imzalanması için bir baskı yapmamıştır ,yada yapamamıştır.Türk Dış İşlerinin politikası olmalıdır ve dayatmalıd

Lozan’da Yunanlılardan almamız gereken savaş tazminatından neden vazgeçtiğimizi, Batı Trakya’yı, Batum’u, Oniki Ada’yı, Musul’u, Kerkük’ü, Süleymaniye’yi  kaybedişimizi anlamamız ve tartışmamız gerekir.

Saygı ve sevgilerimle



Yaşar KİRAZ
KONYA






KAYNAKÇA

1)Kurtuluş Savaşı (Prof.Dr.Osman Özsoy, Timaş yay.2007)
2)Anadolu İhtilali (Sebahattin Selek, Cilt I-II, Kastaş yay.1987)
3)İstanbul’un İşgaliyle Meydana Gelen Siyasi ve Sosyal Buhranların Sosyo-Psikolojik Tahlili Üzerine Bir Deneme Dr.Tahir aslan.
5)wikipedia





AB VE EKÜMENİKLİK

TÜRK Ortodoks Patrikhanesi Basın Sorumlusu Sevgi Erenerol, dünyayı köleleştirmek isteyen egemen gücün, Türkiye’nin ulus devlet yapısını yıkmak için çalıştığını söyledi. Erenerol, “Türkiye, egemen güce direnen son kaledir. Toprak alımlarının altında da bu yatıyor. Patrik Bartholomeos da bu oyunun bir parçası” dedi.


AB,EKÜMENİKLİK VE…!!!

Kelime anlamı olarak Ekümeniklik,günümüzde genellikle,daha büyük bir dinî bir birliği ya da dinlerarası işbirliğini sağlama amacını güden girişimleri ifade eder.
En geniş anlamıyla, dini birlik veya dini işbirliğinden maksat, üç İbrahimi din olarak İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin ortak manevi değerlerine vurguda bulunan dünya kapsamında bir dini birliktir.Denilmektedir.İslam dinindeki “hilafet”ve”Darül İslam”tarzı şeriatçı bir yaklaşımdır.

Ekümenlik sıfatı, Hıristiyanlık dünyasına miladi 325’te girmiştir.Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanına yayılan Hristiyanlık her bölgede farklı farklı yorumlanmış, her cemaat farklı farklı incillere sahip olmuştur. Sayıları 400’ün üzerinde olan bu inciller, bir manada 400 civarında farklı teolojik düşüncelere sahip Hristiyan cemaatlerinin ve kiliselerin varlığına işaret etmekteydi.Hristiyanlığın yayıldığı alanın genişlemesiyle öğretide birliği korumak ve idari bölgeleri tayin etmek amacıyla “Ekümenik Konsiller”toplanmıştır.Ortodoks Kilisesi bu Konsilleri kabul etmiştir. Bu Konsiller şunlardır: İznik,İstanbul,Kadıköy ve Efes. Görüldüğü üzere ilk defa 325 yılında ortaya çıkan ekümeniklik kavramı, bugün hiçbir Hristiyan Kilise ve Mezhebinde tartışılması dahi düşünülmeyen ,iznik Konsili’nin temel ilkeleri arasında yer almış ve ekümeniklik sıfatını taşıyabilecek merkezler,coğrafî olarak Antakya, Roma ve iskenderiye olarak belirlenmiştir.

Patriğe Ekümenik Sıfatını Kullanma Hakkı Verilirse Ne Olur?

Ekümenik statüsünün kullanım alanları geniştir. Eğer, patriğe Ekümenik statüsü verilirse,Vatikanda olduğu gibi, bunun bir sonraki aşaması bağımsızlıktır.Fener Patriği bu tarihten itibaren ya pasifize olup Lozandan bu yana devam eden işlevini sürdürecek, ya da ekümenik statüye kavuşup Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kanunlarının vesayetinden kurtulacak ve evrensel bir kurum haline dönüşecektir. Birinci konumda kalırsa, Türkiye için bir problem yoktur. Ancak, ikinci konumu geçerse Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük tehlikesiyle karşı karşıya gelecektir.

Neden?

Çünkü…

Bu durum kilisenin Vatikanlaşmaya giden yolda elde edeceği en önemli basamaktır.
Patrikhane artık Türkiye Cumhuriyetinin bir kurumu ve T.C. vatandaşı olan azınlığın bir kilisesi olarak addedilemez.
Tabi bu durum, Lozan antlaşmasını ihlâl etmesi de demektir.
Misak-ı Milli sınırları Lozan anlaşmasında belirlendi.Şimdi İstanbulun göbeğinde Bağımsız bir Emünenik sıfat,Lozan anlaşmasını yok saymak değimlidir.O anlaşmaya muhalefet etmek değimlidir.
Fener Patrikhanesi,yapısı itibariyle İmparatorluk Kilisesi’dir. Felsefesinde,Devlet kilisesiz, kilise devletsiz olmaz…
Patrikhane kendisini Bizans İmparatorluğu’nun vasisi kabul etmektedir,ve Bizans hayallerini sürdürmektedir,ve kabul edilemez bir durumdur.
Elefterotipia Gazetesine göre Fener Rum Patrikhanesi, Türkiye’nin AB yolundaki girişimlerinden istifade edebilmek amacıyla, 2004 yılı Aralık ayında,Atina ve Brüksel’e Türkiye’den taleplerini içeren bir mesaj göndermiştir. Patrikhane aynı taleplerini Türk Hükûmeti’ne de göndermiştir.
Gazeteye göre bu talepler şöyle sıralanmıştır;

 1) Patrikhane’nin Ekümenikliği Türk Hükûmeti tarafından tanınmalı.
 2) Heybeliada Ruhban Okulu yeniden açılmalı.
3) Patrikhane’nin hukuki varlığı tanınmalı.
 4) Patrikhane ve Rumların mülkleri garantilenmeli.
 5) El konulan vakıf statüsü değiştirilmeli.
 6) Büyükada yetimhanesi Patrikhane’ye geri verilmeli.
 7) Balıklı Rum Hastanesine konulan yüksek vergi kaldırılmalı.
 8) Yabancı ülke vatandaşları kilise mensuplarına Türkiye’de oturma ve çalışma izni verilmeli.
 9) Patrik seçimi bütün dünyada bulunan despotlar arasından yapılmalı ve Türk vatandaşı olma şartı kaldırılmalı.
 10) El konulan kilise ve mülkler geri verilmelidir.

Bunların yani yukarda maddeler halinde yayımlanan isteklerin bir çoğunu AKP hükümeti zaten kabul etti,kiliselerin imaret/onarımları,kiliselerin vergilerinin silinmesi gibi vakıflara ait maddi ve manevi çok değerli mülkler iade edildi.Bundan sonra kalan Ekümenik sıfat verilmesi.Bu iktidar bu hızla onuda halleder diye düşünüyorum.

Özet:

Türkiye Cumhuriyeti’nde kilise olsun... papaz olsun... ibadet haklarına müdahale edilmesin,bütün bunlar zaten var. Fakat Ekümenlik sıfatının resmen uygulama hakkı kabul edilemez,asla ve asla verilmemeli.Zaten böyle bir sıfatın herhangi birine verilmesi,T.C.K.’na göre suçtur.
Ayrıca, Hıristiyanlara veya herhangi birine, devlet içinde devlet kurma ve T.C.’nin hiçe sayılması gibi ağır konuları Türk halkı savaş sebebi sayar…ve sayarız.

Ruhban Okulu:

Heybeli Ada adeta Hıristiyanların ve Ekümenikliğin manevi adaları gibidir. Küçük bir yüz ölçümüne sahip olan ada da altı kilise bir de Ruhban Okulu vardır
Heybeli Ada’daki Ruhban Okulu 1844 yılında açıldı. Ortaokul, lise ve teoloji eğitimi verilmiş çeşitli baskılardan dolayı 1971’de, özel yüksek okulları kapatan 625 sayılı özel kanunla kapatıldığında, bir daha açılmamıştır.
Ruhban Okulu’un Fiziki Tanımı;
Ruhban okulu üç katlı otantik bir yapıdır. Bazı rivayetlere göre yüz odası vardır. Haybeli Ada’da çok geniş bir arazide kurulmuş olan Ruhban Okulu, gelecekte üniversite yapılması için aday gösterilmektedir. (Bu konuda Hıristiyan dünyası internet vasıtasıyla da çalışmalarını sürdürüyor.)
Dünyanın hemen hemen bütün liderlerinin ziyaret ettiği Ruhban Okulu, patrikhaneye bağlıydı. Bu okul 127 yılda 930 mezun vermiş, bunlardan 343’ü piskoposluğa 12’si patriklik makamına getirilmiştir. 127 öğrencinin yetiştirildiği yıllar 1950-1969 arasıdır.
Heybeli Ada’da, Ruhban Okulu’ndan hemen hemen her ırktan azda olsa öğrenci mezun olmuştur.
Ruhban Okulu’nun Önemi:
Ruhban Okulu,Hıristiyanlık için çok önemli bir kurumdur.Önemi şuradan kaynaklanmaktadır.
 “Ruhban okulu,Ortodoks yayılmacılığının harp okuludur.”Hıristiyan çocukları, kendi dinlerinin öğretildiği bir okulda okurlarsa,Yani Ruhban okulunda okur ve mezun olurlarsa gidecekleri tek yer,ekümenik sistemdir.Yani İstanbul’ açmayı planladıkları yere yetişmiş elemanı istihdamı yapılacaktır.

AB VE EKÜMENİKLİK:

Son yıllarda Avrupa Birliği’nin Türkiye’den sürekli istediği konulardan biri, Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliğinin kabulü ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasıdır. AKP
iktidarı da, hem Avrupa Birliği’ni memnun ederek karşılığında bazı tavizler koparmak, hem de
Türkiye’deki laik düzeni zayıflatmak amacıyla, bu taleplere gereken sert tepkiyi göstermekten
kaçınmaktadır. Bazen, bu taleplerin yerine getirilebileceği konusunda mesajlar da verilmektedir.
Avrupa Parlamentosu’nun 24 Ekim 1996 tarihli bir kararında İstanbul yerine iki yerde, Bizans
İmparatorluğu dönemindeki adıyla “Konstantinapolis” sözcüğü kullanılmakta ve Patrikhane’nin
ekümenik olduğu çeşitli yerlerde ilan edilmektedir. İlgili kararın bir bölümü şöyledir:
Avrupa Parlamentosu, “dünyanın her tarafındaki milyonlarca Ortodoks  Hıristiyan için
Konstantinopolis’teki Partikhane’nin önemini gözönünde bulundurarak, …Türk yetkililerinin
Ekümenik Patrikhanenin tam olarak korunması konusundaki yükümlülüklerinin farkında
olarak, …Ekümenik Patrikhanenin ve diğer dinsel yerlerin binalarının korunması için gerekli
önlemleri alması için Türk yetkililerine çağrıda bulunur.” (24.10.1996)Avrupa Komisyonu’nun 6 Ekim 2004 günü açıklanan raporunda’da “ekümenik Patrik ünvanının aleni olarak kullanılması hala yasaktır” denilerek, Türkiye eleştirilmektedir.
Avrupa Parlamentosu, “Ortodoks,yayılmacılığının Harp Okulu” olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun tekrar açılmasını istemektedir.
Avrupa Parlamentosu,“Patrikhane’ye doğrudan bağlı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun derhal yeniden açılması çağrısında bulunur.” (24.10.1996)5Avrupa Komisyonu 2000 yılına ilişkin İlerleme Raporu’nda “Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun kapalı kalması konusu da dahil olmak üzere, 1923 Lozan Antlaşması kapsamında olsunlar olmasından, Müslüman olmayan tüm kesimlerin somut taleplerinin gerektiği gibi incelenmesi gerektiğini” belirtmekteydi (8.11.2000)6Avrupa Komisyonu, bu konuda 2001 yılında Türkiye’yi şöyle eleştirmekteydi:
“Ancak Hıristiyan kiliseleri, özellikle mülkiyetle ilgili olarak, zorluklarla karşı karşıya bulunmaya devam etmektedir. Heybeliada’daki Ortodoks Ruhban Okulu’nun 1971 yılında kapatılması konusunda bir ilerleme bildirilememiştir. Çeşitli kiliselerin yasal statülerinin tanınmamış olması, dini personelin Türkiye’ye erişebilmesi de dahil olmak üzere, bazı kısıtlar yaratmaktadır.” (13.11.2001)

Avrupa Komisyonu’nun 2004 yılı İlerleme Raporu’nda da “1971’den bu yana kapalı olan Rum Ortodoks Heybeliada ruhban okulu hala açılmamıştır” denmekteydi .Avrupa Birliği emperyalist bir güçtür ve izlediği politikalar,Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini yok etmeye,Türk milletini oluşturan unsurları birbirinden ayrıştırarak birbirine düşman etmeye yöneliktir. AB emperyalizminin Balkanlar politikası ise hem AB’yi Rusya’ya karşıdaha güçlü kılmayı, hem de Türkiye’yi çözüp dağıtmalı amaçlamaktadır. Bu konularda Avrupa Birliği ile işbirliği yapanlar, emperyalistlerin aleti konumuna düşmenin ötesinde,Türkiye’ye de büyük zarar vermektedir.

ÖZET

*Ekümenik adı altında Vatikan tarzı devlet kurulması.
*Bizans İmparatorluğu hayalleri.
*Egemen Güçlerin,Türkiye ve Ortadoğuyu istanbuldan yönetecek olmaları.
*AKP’nin Dinlerarası Diyalog,ılımlı İslam diye Avrupa,Avrupa dolaşıp anlattığı İslamafobi yani “İslam düşüncesini sulandırma operasyonu”’da bunun bir parçasıdır.


Selam,saygı ve dua ile…!!!



Yaşar KİRAZ
KONYA




KAYNAK;
*(Belik, İzzettin, Tercüme: İbrahim Cücük, Dr. Vecdi Akyüz, Dr. Salim Öğüt, sh: 227, Ayet ve Hadislerle İslâmi Hayat, cilt 1. İklim Yayınları, 1992, İstanbul).
*www.dogruhaber.com.tr
*Aytunç ALTINDAL



LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...